Hamilelik

İlk kez baba…

İlk kez baba olan, The Guardian köşe yazarı Stuart Heritage’ın ‘Aile’ isimli yeni köşesinin ilk yazısı…

Eğer nasıl bir şey olduğunu kısaca anlat derseniz, şöyle söyleyeyim: Duygusal olarak korkunç bir 27 saatin sonunda bir odaya giriyorsunuz. Odanın ortasında bir masa var. Masanın ortasında da bir bebek. Ne olduğunu anlamaya çalışırken farkediyorum: “O yaptıkları suni teneffüs müydu?” “Yoksa bebek ölüyor mu???” Ve bunların peşi sıra eşim gözümün önüne geliyor…Yan odada, hala kanaması olan, ilaçlarla sersemletilmiş, ve o çok istediği battaniyeyi bile henüz yenidoğan oğlunun üstüne örtememiş olan eşim…

Doğru düzgün cümle kuramadığımın farkındayım. Çünkü 25 saat önce baba oldum. Eşim ve oğlum, şu an 4 km uzakta ve onları sabah görebileceğim söylendi. Ve öyle görünüyor ki, günlerce orada kalacaklar. Hala olanların şokundayım ama size olan biteni anlatacağım.
Tabii ki bu benim hikayem değil. ‘Doğum’;  baba olan adamın hikayesi değildir ve olmamalıdır da… Hikaye, artık benim gözümde bir süper kahraman olan karım ve 25 saatlik oğlumla ilgili. Baba olarak, son dakikaya kadar olayların ortasında ‘ En endişeli’ olmanın dışında, hayatta en sevdiğiniz kadının hayatının savaşını vermesini seyretmekten ibaret olduğunu söyleyebilirim.
Açıkcası, gittiğimiz hamilelik kurslarında ve okuduğum kitaplarda, bu babalık durumuna biraz zorla yer açmaya çalışıyorlarmış gibi gelmişti. Ta ki, ‘Araba Koltuğu’ bölümüne gelene kadar. Bu araba koltuğunu takmak, ama çok doğru ve sıkı takmak babanın en asli görevi sayılıyor. Karın hamileyse, sen de o an ” Araba Koltuğundan sorumlu adam” oluveriyorsun.
Çoğu insanın doğumu gibi, bizimki de plana uygun gitmedi. Karımın hamileliği ‘riskli’ sayılabilecek sınıftaydı, bize de doğumun kararlaştırılan zamanda suni olarak başlatılacağı söylenmişti. Pazartesi hastaneye gidecektik, eşime Dinoproston adlı bir ilaç verilecekti ve doğum yavaşça başlayacaktı. Çarşamba günü bebek doğacak, biz de Perşembe günü evde olacaktık.
Pazartesi günü hastaneye gittik, Dinoproston’u verdiler. Zaman geçirmemiz gerekiyordu, bende eşimi kantine götürüp ona yemek ısmarladım. 3. kaşıktan sonra (20 dakika içinde) doğum başladı.
Aceleyle yukarı çıktık ve hızlı bir kontrolden sonra, doğumun başladığını ve oğlumun bugün doğacağını söylediler. O andan itibaren zaman yavaşladı ve çaresizlik; hissedebildiğim tek şeydi.
Eşim korkunç derecede acı çekiyordu, içine çektiği gazın da bir işe yaramadığı gayet açıktı. Herkese bu acıyı durdurmaları için yalvarıyor, hemşirelerin ellerini yakalamaya çalışıyordu. Bir ara “BÜTÜN ERKEKLERİ ÖLDÜRÜN!!!” diye bağırdı; ama hemen ardından ekledi. “…Şu anda sana karşı çok iyi şeyler hissetmediğimi bil.”
Epidural verildi. Fakat bunun üzerine sancıların kesildiğini söylediler. Eşim, rahatsız bir uykuya girip çıkarken, ben de köşedeki makineden üst üste aldığım şekerlemeleri yemekten dolayı, rahatsız sandalyede dimdik oturmuş, etrafımda görmeye başladığım kırmızı noktalar konusunu, doktora söyleyip söylememek arasında düşünmeye başladım.
11 saat sonra, o sevimsiz makine oğlumun başının dertte olduğunu ilan etti… Eşimin ateşi 39 dereceye fırlamış ve birdenbire kusmaya başlamıştı. Epiduralin etkisi geçmişti.
Doktor odaya adeta uçarak girdi, daha önce tanımadığımız insanlar monitöre bakıp not almaya başladılar ve eşim, inanılmaz bir acının ortasında bana bebeğe birşey olmayacağına dair söz vermemi istiyordu. Hayatımda bu kadar işe yaramaz ne zaman hissettim, bilmiyorum. Aklıma ilk gelen, önce eşimin iyi olmasıydı ve bu konuda suçluluk duyuyordum ve kimseye birşey diyemedim. Zaten bana da soran olmadı.  Bundan sonra olacakları görmek istediğime hiç emin değildim ve arkama bakmadan kaçmak istememe rağmen orada durup çevremdeki paniği ve eşimin haykırışlarını seyretmek üzere yerimde çakılı kalmıştım.
Koridorda, “ HEMEN BİRŞEYLER YAPMALIYIZ !” cümlesi çınlayıverdi.  Ve apar topar sezeryan yapıldı. 3 dakika sonra oğlum dışarı çıkmıştı. Sessizlik…Ağlama sesi bekliyorduk. Kanamanın fazlalığından dolayı eşim baygındı. Sessizlik devam ederken, gözümün ucuyla, mosmor birşeyi odadan aceleyle çıkardılar.
Karımı düşündüm. Nasıl, hayatta ondan fazla kimseyi sevmediğimi. İyi olup olmayacağından emin olmamanın ne kadar sakat bırakıcı bir his olduğunu…O anda bana ‘Oğlumla tanışma’ zamanının geldiği söylendi.
Şimdi daha az mor, ve hayatımda gördüğüm en mükemmel minyatür tırnaklara sahipti…O kadar yumuşaktı ki, onu yırtmaktan korktum…Bana üşümüş gibi geldi, ben de onu kucağıma aldım. O küçücük eliyle çeneme dokundu. Esnedi ve bana baktı. Bir şey oldu. Eminim. Sanki o an birbirimizi tanıdık. Biliyorum, saçma gelecek size. ‘Sevgi’ demiyorum, evet bu kelime için erken olabilir. Daha çok, birbirimizin zor zamanlarında beraber olacağımızı anlamak gibi…